Eser Baykus'un cileli hayati

18/12/2006

Ulu Önder’in Cenazesinde Ölen Amerikalı Gazeteci

Tarih 1937 yılını gösterdiğinde öğrenecekti kaşıntıdan ötürü meydana gelen kızarıkların nedenini. Atatürk karaciğer yetmezliği çekiyordu. Manevi kızı Ülkü Adatepe’ye yazdığı bir mektupta itiraf edecekti asıl acı olan şeyi. Türk doktorları tanıda bir yıl geç kalmışlardı. Ama bu onun Türk doktorlarına olan inancını sarsmamıştı. Ölümün kesin olduğunu bilse de ‘Beni Türk doktorlarına emanet ediniz’ diyecek kadar bu ülke topraklarında yetişmiş hekimlere güveni tamdı, sarsılmazdı.

‘Ölüme meydan okumak ne kadar kahramanlık değilse, ölümden korkmak da o kadar ahmaklıktır’ diyecek kadar ölümden korkmuyor, çekinmiyordu. Son günlerinde vasiyetini yazdırabilecek kadar metindi, metanetliydi. Nasıl olsa Cumhuriyet’i sağlam temeller üzerine kurmuş, onu Türk gençlerine emanet etmişti. Gözleri açık gitmeyecekti. Emindi...

Yine manevi kızına yazdığı bir mektupta bir çocuğun oyuncağını bekler gibi beklediği Savarona’da kıpırtısız yatak ve şezlong istirahati almasından şikayet ediyordu. Temmuz sonlarına kadar Savarona’da kalan Atatürk’ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O’nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938′de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı.

Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Son sözü ‘Saat kaç?’ oldu. Altında Türkiye'nin önde gelen dokuz tıp profesörünün imzasının bulunduğu ölüm raporu, ‘‘...8 Kasım 1938 Salı günü bir kere daha gelen ve bütün dikkat ve ihtimama rağmen ilerlemesine mani olunamayan ve büyük bir hızla gelişen ikinci büyük koma içinde 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saat dokuzu beş geçe, muazzez ve büyük hasta terk-i hayat eylemiştir’’ cümlesiyle bitiyordu.

Bu raporun yayınlanmasıyla bütün dünya sarsıldı. Türkiye ise sarsılmaktan çok daha ötelerdeydi. Şairin ‘‘Gidiyor rastgelemez bir daha tarih eşine / Gidiyor on yedi milyon kişi takmış peşine’’ dediği şekilde, 17 milyonluk Türkiye nefesini tuttu, kalbini büzdü ve artık tek başına kalmış olduğunu o anda farketti: Ata'sını kaybeden Türk milleti artık yapalnızdı...

Ölüm raporunun altında imzası olan doktorlardan Mehmet Kâmil Berk, Atatürk'ün çenesini ipek bir mendille bağladı, ayak parmaklarını pansuman sargısıyla birleştirdi ve cenaze merasiminin hazırlıklarına girişildi.

Ertesi gün İstanbul Şehir Meclisi'nin olağanüstü toplantı yapıldı. Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsu indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı'nın çekildi. İki gün sonra ise Türk gençleri Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i koruyacaklarına ant içtiler.

Hükümet cenazesinin 19 Kasım’da kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Ayrıca Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyruldu.

Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı’na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyi İzmit’e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu.

Atatürk’ü İzmit’e taşıyan ünlü Yavuz Zırhlısı’nı birçok yabancı gemi top atışlarıyla selamladı. Bunlardan bir tanesi de zamanında Vahdettin’i Malta’ya kaçıran Malaya zırhlısıydı. Tarih 21 Kasım’ı gösterdiğinde Atatürk’ün naaşı geçici istirahatgahına, Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabre konuldu. Bu arada Ankara'nın her yerinden görülebilen Rasattepe'ye de Anıtkabir yapımı için açılan proje yarışmasında Profesör Emin Onat ve Doçent Orhan Arda'nın projesi seçilmişti. 1944 de inşaatına başlanan Anıtkabir’e 10 Kasım 1953 de Atatürk'ün cenazesi defnedildi. Çevresi düzenlenerek park haline getirilen ve Anıttepe olarak anılmaya başladı.

Atatürk Rasattepe’yi ilk ziyaretinde yanındakilere ‘Ne muazzam bir tepe. Tam anıtlık’ diyecektir, ileride ebedî istirahatgâhının burası olacağını bilmeyerek.

Atatürk’ün vefatı yabancı basında da büyük yankı bulmuştu. Avustralyalı, Kanadalı, Alman, Rus, İngiliz, Fransız ve Amerikalı birçok gazeteci bu tarihi anı görüntülemek için Türkiye’ye gelmişlerdi. Bu gazetecilerden bir tanesi de Joshua Harnett idi.

Joshua Harnett, uçağı rötar yaptığı için 16 Kasım tarihindeki Atatürk’ün naaşının Dolmabahçe Sarayı’ndan törenle kaldırılmasına yetişemedi. Chicago Tribune’deki editörlerine durumu ne kadar açıklamaya çalışsa da başarılı olamadı ve tek bir kare çekmeden dönerse işinden olacağı tehdidiyle karşılaştı.

17 Kasım’da İstanbul’a ayak basan Joshua bulabildiği diğer yabancı basın mensuplarından kendisine birkaç kare fotoğraf vermelerini teklif etse de olumlu yanıt alamayınca ilk otomobile binip Ankara’nın yolunu tuttu.

20 Kasım tarihinde Atatürk’ün naaşı Ankara’ya ulaşmıştı. Ankara'da Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankaralılar akın akın sokaklara koşmuş, Ata’nın naaşını taşıyan korteji çiçek yağmuruna tutmuşlardı. En önlerde kendisine yer bulan Joshua bu eşsiz sahnenin onlarca fotoğrafını çekmişti. Ama bu anı çekeceği bir kare ile ölümsüzleştirmeyi düşünüyordu. Bir gün öncesinden cenazenin izleyeceği istikameti edinmiş, kalabalığı fotoğraflayabileceği en güzel yeri belirlemişti. O zamanlardaki adı Yumsuk Merdiven Sokak olan sakağın merdivenlerinin en üst noktasının bu kalabalığı en güzel fotoğraflayabileceği nokta olduğunu düşünüyordu. Cenaze adım adım ilerlerken Joshua insanları yararak Yumsuk Merdiven Sokak’ın onlarca basamaktan oluşan merdivenlerini tırmanıyordu. Nihayet merdivenlerin en üstüne geldiğinde yolun kenarındaki duvarın üzerindeki insanların görüş açısını kaybettirdiğini gördü. Vazgeçmedi. Hemen arkasındaki ağaca tırmanmaya başladı. İşte bu ihtişamlı kalabalık tam karşısındaydı. Chicago Tribune’deki editörlerin bu kareyi gördüklerinde kendilerinden geçeceklerini düşündü. Şimdi tek yapması gereken Atatürk’ün naaşı tam sokağın önünden geçerken deklanşöre dokunmaktı.

Naaş tam sokağın başında gözüktüğünde Joshua art arda deklanşöre basmaya başladı. Tam dördüncü karede ayağının altındaki dal ağacın gövdesinden koptu. Joshua merdivenlerden aşağı yuvarlanıyordu.

İnsanların yardımıyla kendine geldiğinde makinesinin kırıldığını gördü. Hayalleri yıkılmıştı. Neyseki etraftaki birkaç kişinin tavsiyesiyle bir zamanlar Ankara’da oldukça meşhur olan ve bugün adı bir sokağa verilen Nizam Efendi’ye gitti. Akşamüzeri makinesi sapasağlamdı.

O gece fotoğraflarını tab ederken baş ağrısı dayanılmaz bir boyuta ulaştı. Ne kadar ilaç alsa da kâr etmedi. Kaldığı otelin merdivenlerinden telefon etmek için aşağı inerken yığıldı kaldı.

Kaldırıldığı hastanede Joshua’nın sabahki olay yüzünden beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı. Talihsiz gazeteci o günün tek basın şehidi oldu. Çekebildiği o dört ölümsüz kare önce Chicago Tribune’de, daha sonra sırasıyla The State, Houston News, Columbus Journal ve Chicago Sun Times’ta yayınlandı.

Joshua Harnett’ın ölümü birçok yönden ünlü şair, Garip akımının öncülerinden Orhan Veli’nin ölümüne benziyordu. Orhan Veli de belediyenin açtığı bir çukura düşmüş, ancak birkaç gün sonra beyin kanaması geçirdiği anlaşılmıştı. Ankara’da belediyenin kablo döşetmek için kazdırdığı çukura düştükten birkaç gün sonra beyin kanaması nedeniyle, henüz 36 yaşındayken yaşamını yitiren Orhan Veli şu dizeleri anar, ‘Kitabe-i Seng-i Mezar’ isimli şiirinde:

“Ölüm Allahın emri
Ayrılık olmasaydı.”

Çeşitli bürokratik nedenlerden ötürü Ankara Devlet Hastanesi’nde tam 21 gün bekletilen Harnett’in cesedi 12 Aralık tarihinde uçakla Chicago’ya doğru yola çıkarken beyin kanamasına neden olan ağaç civardaki insanlar tarafından kutsanmış, zamanla çaput bağlanarak çocuksuz bayanların çocuk sahibi olmasını sağlayan keramet sahibi ‘Mendilci Baba’ namını alarak hayırsever bir zat tarafından ağacın dibine içi boş da olsa bu şahsiyetin yattığı yeri gösteren bir yatır yaptırılmıştı.

Tam 22 yıl Mendilci Baba olarak nam salan bu yatır 1980 devrimi öncesinde bir grup üniversite öğrencisi tarafından yıkılarak kurumaya yüz tutmuş ağaç ateşe verilmiştir. Sözde yatırı ateşe veren 4 gencin iki tanesi ileride karıştığı olaylar yüzünden tam 5.5 yıl hapis yatmışlar, duruşma esnasında okunan haklarındaki iddialardan bir tanesi ‘Toplumun kutsal saydığı değerli şahsiyetlerin istirahatgahlarını darp etmek…’ olmuştu.

Dünya tarihine Atatürk’ün cenazesinden dört eşsiz fotoğraf bırakan Joshua Harnett’in adını taşıyan torunu ise bugünlerde Hollywood sinemasında yavaş yavaş star yolunda ilerlemektedir. Bu ünlü oyuncuyu tanıyabildiniz mi?

1/12/2006

Mordehay Vanunu, Jack Ruby, Lee Harvey Oswald ve John F. Kennedy

Doğum günümde hediye edilen belki de en saçma kitap diye düşünmüştüm ‘Yüzyılın Suikastleri’ isimli kitabı elime aldığımda. Hayatta çok fazla prensibim olmamasına rağmen doğum günümde kitap dışındaki hediyeleri kabul etmemeye çalışırım. Zaten yakın arkadaşlarım bana kitap dışında hediye almamaları gerektiğini bilirler. Hediye edilen kitapları da kendime göre bir sıraya koyarım; ilk önce okuyacağımdan en son okuyacağım kitaba kadar. Saçma olduğunu bilsem de kitabın isminden ya da kapağından edindiğim intibaya göre bu sıralamayı yaparım. ‘Yüzyılın Suikastleri’ kitabını da belki de konusunun sevimsizliğinden ötürü ilk önce okumaya karar vermiştim. Daha ilk sayfalarda 10 milyon kişinin ölmesine sebep olan belki de dünyanın en ‘körpe’ suikastçisi Gavrilo Princip’in kısa ve karanlık hayatını okuduğumda elimdeki kitabı yutarcasına bir çırpıda okuyacağımı anlamıştım. Uykusuz geçen bir akşamdan sonra sabah kitabı bitirmiş, işe geç kalma pahasına da olsa hayret verici bilgiler edinmiştim. O gün, gün boyu suikastler konusunda verdiğim nutuklar ve takındığım entellektüel tavırlar yüzünden tüm iş arkadaşlarımdan özür dilerim.

Bir sonraki günüm internetten ilgimi çeken suikastleri incelemekle geçti. Bilhassa kimin yaptığı belli olmayan suikastleri… Bunlardan bir tanesi de John Fitzgerald Kennedy ile kardeşi Robert Kennedy’nin suikastleriydi. JFK İrlanda asıllı bir aileden gelen ilk katolik ABD başkanı idi. JFK Domuzlar Körfezi Çıkartması, uğradığı suikast, dünya barışı ve eğitime verdiği önemle hatırlanmaktadır.

1961 yılında Kennedy Küba başkanı Fidel Castro'yu devirmek amacıyla 1500 kadar Amerika yanlısı Kübalıyı CIA yardımıyla Küba'ya çıkarttı.
Domuzlar Körfezi Çıkartması, adı ile anılan çıkartma başarısızlığa uğradı. 1962 yılında Amerikan U2 casus uçakları Amerika'ya çok yakın bir ülke olan Küba'da Sovyet yapımı orta menzilli balistik füzelerin (atom bombası) varlığını saptadılar. Bu durum Amerika ve Sovyetler Birliği'ni tarihin en büyük nükleer savaş tehlikesinin eşiğine getirdi. Uzun bir gerginlik sonrasında Kennedy ve Sovyetler Birliği'nin Devlet Başkanı Nikita Kruşçev anlaşmaya vardılar. Sovyetler Birliğinin füzelerini Küba'dan geri çekmesine karşılık, Amerika da kendi füzelerini Türkiye'den geri çekme güvencesi verdi.

1963 yılında Amerika'nın Dallas şehrine yaptığı bir ziyaret sırasında John F. Kennedy bir suikast sonucu öldürüldü. Aynı gün içinde Lee Harvey Oswald suikast suçundan tutuklandı, fakat iki gün sonra Oswald'ın kendisi de Jack Ruby isimli bir kişi tarafından Dallas polis karakolunun bodrum katında vurularak öldürüldü. ABD'nin o zamanki Başkan Yardımcısı olan Lyndon B. Johnson, yemin ederek Kennedy'nin yerine 36. başkan olarak göreve başladı. Kennedy'ye yapılan bu suikastin arkasında İsrail olduğu iddiaları vardır. Bunun nedeni ise Kennedy'nin İsrail'in nükleer programına karşı çıkmasıdır.

Mordehay Vanunu isimli İsrailli bir nükleer tesis işçisi, yaptığı açıklamada "Amerikalı denetçiler tesislere geldiğinde silahlar özel yapım duvarlara saklandı" demiştir. Bu açıklama üzerine büyük tehditler alan Vanunu bir daha bu konu hakkında açıklama yapmamıştır. Bununla birlikte Kennedy suikasti sorumlusunun bir İsrail milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu işin arkasında Mossad'ın olabileceği şüphelerini artırmaktadır. Çünkü Kennedy'nin İsrail'in
nükleer programını eleştirmesi ve ona destek çıkmaması bu suikastin başlangıç noktası olabilir. Doğaldır ki bütün bunlar kanıtlanamamış varsayımlardan ibarettir.

Google’da kısa bir araştırma yaparsanız görürsünüz ki nedense Türklerin en çok sevdigi Amerikan başkanıdır kendisi, hatta öldüğü zaman Türkiye’de aşırı üzülen ve yas ilan eden insanlar dahi varmış. Beni güldüren konu ise JFK’nın kardeşi Robert Kennedy öldürüldükten sonra birçok yaratıcı Türk bestecisinin şarkısına konu olması. İşte onlardan bir tanesi;

Robert Kenedi vuruldu.
Bütün dünyada duyuldu.
Kardeşimin acısından
babamın dili tutuldu
Aman dünya yalancı dünya
On bir çocuk babasıydı
Büyük devlet adamıydı
İyilik sever bir insandı
Zalim katil nasıl kıydın
(söz ve müzik: Adnan Varveren, Oktay Topgül Girgin Plak ng 72)

JFK ve Marilyn Monroe üzerine yapılan besteler ise burada yazılamayacak kadar müstehcen.

JFK suikasti tamamen bir sır olarak kaldı. Birçok kişi Kennedy’nin Amerikan Hükümeti tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Tek bir yerden değil, üç ayrı yerden kendisine ateş edildiği söylendi. Kime göre ise soğuk savaşı bitirip, oraya ayrılacak bütçeyi bilime, uzay çalışmalarına ve eğitime aktarmayı planladığını söylemesinden kısa bir süre sonra ortadaki senelik $300.000.000.000 (üçyüzmillyardolar)'lık bütçe yüzünden eli kanlıların hedefi olmuştu.

Kennedy olay günü kasıklarından ve kaburgalarından sakatlandığı için korseyle sarmalanarak tura çıkmıştı. İlk kurşunu yedikten sonra bu sebeple arabaya düşememiş ve dimdik kalmış; bu sayede kafasını parçalayan ikinci kurşun için mükemmel bir hedef oluşturmuştu.

Ama yakalanan tetikçinin sırları açıklamak üzereyken öldürülmesi bana işin içinde CIA’in
olduğunu düşündürmüştü. Ta ki Lincoln ve Kennedy’nin hayatındaki benzerliklerden yola çıkan ve de email forwardcıları sayesinde zamanında inboxlarımızı defalarca süslemiş olan, bir mucizeden ziyade bir şehir efsanesi, hatta bir hurafe olan maili hatırlayana kadar;

Abraham Lincoln'ın kongreye seçilişi 1846.

John Fitzgerald Kennedy'nin kongre'ye seçilişi 1946.

Abraham Lincoln'ün başkan seçilişi 1860.

John F. Kennedy'nin başkan seçilişi 1960.

her ikisinin de öncelikle eğildikleri konular sivil haklar idi.

her ikisinin de eşleri beyaz saray'da iken çocuklarını yitirdiler.

her iki başkan da bir cuma günü öldürüldü.

her ikisi de kafadan vuruldu.

şimdi iş tam sarpa sarıyor.

Lincoln'ın sekreterinin adı Kennedy idi.

Kennedy'nin sekreterinin adı ise Lincoln.

her ikisi de güneyliler tarafından vuruldu.

her ikisinin de yerine Johnson adında bir güneyli başkan seçildi.

Andrew Johnson, Lincoln'den sonraki başkan, 1808'de doğdu.

Lyndon Johnson, Kennedy'den sonraki başkan, 1908'de doğdu.

John Wilkes Booth, Lincoln'ın suikastçisi, 1839'da doğdu.

Lee Harvey Oswald, Kennedy'nin suikastçisi, 1939'da doğdu.

her iki suikastçi de üç kelimelik tam isimleri ile biliniyorlardı.

her iki isim de onbeşer harften oluşuyor.

şimdi koltuğa iyice tutunun.

Lincoln'ın içinde öldürüldüğü tiyatronun adı 'Ford.'

Kennedy'nin içinde öldürüldüğü arabanın adı 'Lincoln'

üreticisi 'Ford.' Lincoln bir tiyatroda öldürüldü ve suikastçisi kaçıp bir depoya saklandı.

Kennedy bir depodan ateş edilerek öldürüldü, suikastçisi kaçıp bir tiyatroya saklandı.

her iki suikastçi de daha mahkemeye çıkarılamadan birer suikaste kurban gittiler.

ve esas vurucu nokta geldi...

Lincoln öldürülmeden bir hafta önce Monroe, Maryland'da idi.

Kennedy ise öldürülmeden bir hafta önce Marilyn Monroe'da !!! [ingilizcesi olmayanlar için dipnot: ingilizcede maryland ile marilyn kelimelerinin okunuşu aynıdır.]

Evet böylece suçluyu bulmuştum. Suçlu kaderdi. 1946 yılında ABD’nin başında kim olsa aynı kaderi yaşayacaktı. 2046 yılındaki ABD başkanının başına geleceği gibi.

 

Not: bu yazım ulusal bir dergide yayınlandıktan sonra ekşi sözlükten birkaç arkadaş beni e-mail bombardımanına tutmuşlardı. Her gün e-mail kutuma düşen onlarca e-mailden sıkıldığım için sonraki ay inatla bana gönderilen aşağıdaki metni yayınlamak zorunda kalmıştım.

... gelin şimdi
www.snopes.com'un sevgili şehir efsanesi avcılarının yardımıyla madde madde inceleyelim ve çürütelim bu mucizeyi.

- Abraham Lincoln'un kongreye seçildiği yıl 1846.
- John F. Kennedy'nin kongreye seçildiği yıl 1946.

Evet, bu ifade kelime anlamıyla doğru; fakat pek de mucizevi sayılamayacak bir bilgi içeriyor. Aynı yıllarda kongreye yüzlerce başka milletvekili ve senatör de seçilmişti. ayrıca bu küçük benzerliğin ötesinde Lincoln ve Kennedy'nin politik kariyerlerinin pek de benzeştiği söylenemez. Siyasal kariyerine illinois eyalet meclisi üyeliğiyle başlayan Lincoln, başkan seçilene kadar 1846'da bir defalığına seçildiği temsilciler meclisı üyeliği (milletvekilliği mı desek?) haricinde, başka hiçbir ulusal makama (mevkiye? pozisyona? karar veremedim)seçilememişti; 1854 ve 1858’de senatörlüğe, 1856’da da başkan yardımcılığına aday olup, seçimlerde yenilgiye uğramıştı. Kennedy işe, Lincoln’in aksine, 2. dünya savaşından sonra atıldığı politik kariyerinde başarıdan başarıya kostu, girdiği her seçimden zaferle çıktı. Önce 1946’da temsilciler meclisi’ne seçildi, sonra 1948 ve 1950’de tekrar temsilciler meclisı’ne seçildi, 1952’de senato’ya girdi (massachusetts kontenjanından), 1958’de tekrar senato’ya seçildi ve 1960’da da başkanlık makamına oturdu. Bu farklardan niye hiç bahsetmiyor mucize meraklıları?

- Abraham Lincoln'un ABD Başkanı olduğu yıl 1860.
- John F. Kennedy'nin abd başkanı olduğu yıl 1960.

Siyasal hayatları yaklaşık 100 yıl arayla başlayan iki politikacının başkanlığa da 100 yıl arayla yükselmesinde pek garip bir şey göremiyorum ben. ayrıca Amerika’da başkanlık seçimlerinin 4 yılda bir yapıldığını hatırlarsanız, bu tesadüf şaşırtıcı olmaktan iyice uzaklaşıyor. Yani Lincoln istese de 1857, 1858, 1859, 1861, 1862 veya 1863’te başkanlığa yükselemezdi zaten. Aynı şekilde Kennedy de istese bile 1957, 1958, 1959, 1961, 1962 veya 1963’te başkan olamazdı. Yani siyasal tecrübeleri, konumları, birikimleri itibari ile başkanlığa aday olmalarının akıllıca olduğu (yani gerçekçi olarak kazanabilecekleri) 6-7 yıllık dönemde ikisinin de başkanlığa yükselmesinin mümkün olduğu yıllar – başkanlık seçimlerinin dört yılda bir yapılmasını öngören anayasal kanun gereği – sadece 1860 ve 1960 idi. 100 yıl arayla başkan olmaları mucizesinin sırrını da böylece çözdük sanırım, devam edelim.

- Her iki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti.

Çok mucizevi gerçekten! diğer tüm etkenleri bir kenara bıraksak bile, zaten haftanın aynı günü vurulma olasılığı 7’de 1 - %14.3 kadar (hayır, 49’da 1 değil.) fakat, diğer etkenleri bir kenara itmemek, onlara da ilgi göstermek lazım: takdir edersiniz ki ABD Başkanı'na Beyaz Saray’ın içinde suikast düzenlemek bir hayli güç olur.

ABD Başkanı'nı öldürmek istiyorsanız (ki ne tavsiye ne de tasvip ederim böyle bir davranışı), bunun için en uygun şartların (zaman ve mekan olarak) başkanın kamuya açık bir yerde yapılan halka açık etkinliklere katılmasını bekleyerek sağlanabileceğini söylemem oldukça bariz bir gözlem olacak.* Bu tür etkinliklerin büyük çoğunluğu da haftasonları yapıldığı için, başkana cuma, cumartesi ya da pazar günü suikast düzenlenmesi ihtimali daha da yükseliyor (mesela Lincoln’i öldüren John Wilkes Booth, daha önce de Lincoln’a bir suikast düzenlemeyi denemiş, Lincoln’i Campbell hastanesinde bir tiyatro gösterisine katıldığında öldürmeyi planlamıştı. O gösteri de cuma günüydü.)

- Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla öldü.

Bu tesadüf, mucizevi olmamasını geçtim, zerre kadar bile şaşırtıcı değil. Eğer bir insana silahla ateş ettiğinizde onu öldürmeyi amaçlıyorsanız, (yani gözdağı vermek, korkutmak ya da sakat bırakmak için vur(durt)muyorsanız*) kesin sonuç alabilmek için ya göğsünü ya da kafasını hedef almanız gerekir. En öldürücü kurşunlar göğüs bölgesi ve de başa isabet edenler iken, suikastçilerin başkanı şerce parmağından ya da dizinden vuracak halleri yoktu herhalde. Ayrıca hem Lincoln hem de Kennedy otururken ve de arkadan vuruldukları için, suikastçilerin göğüs bölgesini hedef alarak ateş etmeleri de mümkün değildi, tabii ki başlarına ateş edildi ve de başlarına isabet eden kurşunla öldüler. Ayrıca iki suikast arasındaki aşikar farklar da gözardı edilmiş nedense: Lincoln kapalı bir alanda, yakın mesafeden, küçük bir el tabancası ile vuruldu, Kennedy ise açık havada (dış mekanda), uzak mesafeden, av tüfeği ile vuruldu.

- Lincoln'un sekreterinin soyadı Kennedy idi.
- Kennedy'nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.

Mucizenin bu maddesi ise düpedüz yalan. John F. Kennedy’nin “evelyn Lincoln” adında bir sekreteri vardı, fakat tarihsel belgelerde Abraham Lincoln’in “Kennedy” soyadında bir sekreteri olduğuna dair en ufak bir kanıt yok. Abraham Lincoln’un başkan olduğu yıllarda Beyaz Saray’daki iki sekreterinin isimleri John G. Nicolay ve John Hay idi (evet, ikisi de erkekti, o yıllarda kadınlar sekreter olarak bile çalışma dünyasında yer alamıyorlardı malum.)

- Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü.

Tarihsel gerçekleri mucize kılıfına uydurabilmek için “güneyli” sözcüğünün oldukça şüpheli ve esnek bir kullanıma şahit oluyoruz burada. Lincoln’in katılı John Wilkes Booth Amerikan İç Savaşı’nda güneylilere sempati duyuyor, savaşı güneyin kazanmasını ümit ediyordu. Fakat coğrafi olarak bir güneyli değildi. Maryland’de doğmuş ve büyümüş (Maryland Amerikan İç Savaşı’nda kuzey eyaletlerinin saflarında yer almıştı) ve de hayatının büyük kısmını kuzey eyaletlerinde geçirmişti, kendisini “güneyi tanıyan ve anlayan bir kuzeyli” olarak görüyordu. Lee Harvey Oswald ise bölgesel olarak güneyliydi (New Orleans şehrinde doğmuş, New York’a taşınmadan önce Louisiana ve Texas eyaletlerinde büyümüştü), fakat onun da güneyli olmasının Kennedy’e suikast düzenlenmesinin sebepleriyle hiçbir alakası yoktu (niye öldürdüğü – hatta onun öldürüp öldürmediği – konusunda çeşitli görüşler* olduğunun farkındayım, fakat o çelişkili teorilerin de hiçbirisinin olayda Oswald’un güneyliliğinin herhangi bir önemi olduğunu iddia ettiğini hatırlamıyorum).


- Lincoln ve Kennedy'nin koltuğuna güneyliler oturdu.

Tesadüften mucize çıkarımı yapabilmek için çok anormal bir durummuş gibi sunulan sıradan ve doğal olaylardan bir başkası. Hem Lincoln hem de Kennedy’den sonra başkanlık koltuğuna güneyliler oturdu, çünkü ikisinin de başkan yardımcıları güneyli idi ve de Amerika’da başkanın görevine devam edememesi veya kongre (temsilciler meclisi + senato) tarafından görevden alınması durumunda anayasa gereği yerine başkan yardımcısı geçer. İkisinin de başkan yardımcılarının güneyli olması da göründüğü kadar şaşırtıcı bir durum değil. Şöyle ki: Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan yardımcısı adayını, seçimlerden kısa bir süre önce (3-5 kadar), başkan adayları belirlerler ve bu ikili seçim kampanyasını beraber yürütürler ve de seçime birlikte girerler.* Bu sebeple de başkan adayları, oylarını mümkün mertebe çoğaltmak ve seçimi kazanma ihtimallerini maksimize etmek için, coğrafi, ideolojik, demografik olarak kendilerinden farklı olan, değişik kitlelere hitap eden birisini şeçmeye özen gösterirler (mantık sınırları* içinde tabii). Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı gidip demokrat partinin en liberal, en sol eğilimli politikacılarından birini seçmez sonuçta. Ama mesela başkan adayı muhafazakar ise, başkan yardımcısı adayı olarak kendi partisinin daha liberal kanadından birini seçmeye özen gösterir. Bazen diğer partiden – cumhuriyetçi ise demokrat, demoratsa cumhuriyetçi - birisine başkan yardımcılığı önerildiği de olabilir, ama nadiren olur bu.) Lincoln kuzeyli ve cumhuriyetçi olduğundan (ülkenin amansız bir iç savaşın eşiğinde olduğunu da unutmayalım, Lincoln’in sürekli aklındaydı), adaylığına denge getirmek ve daha çekici bir aday olmak için dar pantalonlar giyer ve makyaj yapardı (ahah. İlahi ben. Yok, dikkatli okuyor musunuz diye kontrol ettim sadece, baştan alalım.)

...daha çekici bir aday olmak için güneyli ve demokrat bir başkan yardımcısına ihtiyacı vardı, bu yüzden de tennessee eyaletinden Andrew Johnson’i tercih etti. Kennedy de New England bölgesinden olduğu için, running mate olarak güney ve batı bölgesindeki seçmenlere hitap edecek birisini bulması gerekiyordu, o da gözünü güneybatıya çevirdi ve de Texas’lı senato başkanı Lyndon B. Johnson’i seçti [eli mesaj at düğmesine yönelen arkadaşlara: Lyndon B. Johnson’ın başkan yardımcılığı görevine aday olduğu 1960 yılında “senato başkanı” değil, “senato çoğunluk lideri” (senate majority leader) olduğunun, aslında senato başkanlığının– senatonun eşitlikle sonuçlanan oylamalarında “tiebreaker” (beraberlik bozucu?) görevi dışında yetki ya da görevi olmayan - sembolik bir makam olduğunun ve de 1960’ta o makamın başkan yardımcısı Richard Nixon tarafından işgal edildiğinin farkındayım; amma ve lakın, senatoyu yöneten ve gündemini belirleyen kişiye – ki bu kişi Lyndon Johnson idi – “senato başkanı” demekte bir beis görmüyorum, zira kendisi bizdeki “meclis başkanı”’na benzer bir görev görüyordu. Ne kadar uzun ve gereksiz bir açıklama oldu.]

Bu arada Andrew Johnson’a “güneyli” demek de yanıltıcı oluyor, çünkü kendisi North Carolina da doğmasına ve yetişkinlik yıllarını tennessee de geçirmesine rağmen (ki ikisi de köleliğin hüküm sürdüğü güney eyaletleriydi), iç savaş patlak verdiğinde birlikten* ayrılmayı reddeden ve de kuzeye sadık kalan tek güneyli senatör idi. Yani coğrafi olarak güneyli, fakat ideolojik olarak kuzeyli idi.

- yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson'di.

Dünyada en sık rastlanan soyadları başlığında da görebileceğimiz gibi, Johnson (kelime anlamıyla “John’un oğlu”, yani “Johnoğlu”) Amerika’da en sık rastlanan soyadları arasında en başlarda geliyor (günümüzde 2 milyon’dan fazla “bay(an) Johnson” var Amerika’da mesela.) o yüzden yüzyılda bir tarih sahnesine “Johnson” soyadlı bir başkan (yardımcısı) çıkması pek de hayretle karşılanacak bir tesadüf olmasa gerek.

- Lincoln'den sonra başkan olan andrew Johnson'in doğum yılı 1808'di.
- Kennedy'den sonra başkan olan lyndon Johnson'in doğum yılı 1908'di.

Öncelikle sunu hatırlayalım Amerika’da başkanlık ve başkan yardımcılığı gibi yüksek siyasi mevkilere gelebilmek için gereken birikim, tecrübe, çevre, taban vs.’nin kazanılması, o güç basamaklarının teker teker tırmanılması, hayli zorlu, acımasız ve uzun bir süreç olduğundan (bir parantez açıp robert caro’nun yazdığı 4 ciltlik yndon Johnson biyografisini tavsiye etmek isterim. aslında ilk üç çıldını tavsiye edebilirim ancak, zira dördüncüsünü hala yazıyor, 20 yılda ilk 3 çıldı bitirebildi ancak. neyse, konuya dönelim), başkanlığa ulaşanlar genelde Beyaz Saray’a taşıdıklarında 50-70 yaş civarında oluyorlar.* o yüzden de bu yüzyıllık tesadüf* pek de ilginç ya da şaşırtıcı değil.

bu arada olaylar arasında içinde 100 sayısı geçen bir tesadüfi bağlantı olmasının (Johnsonların 100 yıl arayla doğması gibi) hiçbir özel anlam taşımadığını da hatırlamamız lazım. eğer Lincoln ve Kennedy’nin hayatlarını didik didik incelesek ve karşılaştırsaydık, 17, 63 (veya 31, 69, 19*, ya da 42) sayılarını içeren bir çok tesadüf çıkarabilir, sıralayabilirdik. ama kimse bu tesadüflere bakip, "Tanrım, 35 sayısıyla ucundan kıyısından alakası olan ne çok tesadüf var, bu bir mucize olmalı!" demezdi (aslında düşünüyorum da, belki de öyle diyecek birileri de çıkardı herhalde, Cenk Koray’ın Atatürk ve 19 mucizesi safsatasını düşününce...)

Gelin bir de iki Johnson arasındaki farkları hatırlayalım: Andrew Johnson North Carolinalı idi, Lyndon Johnson ise Texas'lı. Andrew Johnson köleliğin devam ettirilmesini savunuyordu, Lyndon Johnson ise “civil rights act” (1964) ve “voting rights act” (1965) gibi zencilere çok önemli haklar veren ve de yüzyıllardır süregelen ayrımcı kanunları, ırkçı gelenekleri ortadan kaldırmayı amaçlayan yasaların kanunlaşmasını sağladı. Andrew Johnson hayatında hiç başkanlık seçimi kazanmadı ve de kongrede görevini kötüye kullanmak* iddiası ile yargılandı ve suçlu bulundu.* Lyndon Johnson ise başkanlığı tarihteki en ezici oy farkı ile kazandı (bkz: hezimet), görevinden kendi isteği ile ayrıldı.

- Her iki başkanın da soyadında 7 harf vardı.

Bundan daha sıradan, daha banal bir tesadüf düşünemiyorum. Bill Clinton’ın soyadında da 7 harf var. Andrew Johnson’ın da. Lyndon Johnson da keza. Jay Leno’nun isminde de 7 harf varmış, şimdi farkettim (örnekleri siz çoğaltabilirsiniz.)

İki başkanın soyadlarında aynı sayıda harf olmasında bir anlam arayacak, bundan mucize çıkarımı yapacaksak, o zaman isimlerine daha yakından bakalım: Adlarındaki harf sayısı farklı. Kennedy’nin göbek adı var (Fitzgerald), Lincoln’nın yok. Toplam harf sayısı da farklı.

Hazır başlamışken iki başkan arasındaki diğer farklara da göz atalım: Lincoln 1809’da doğdu, Kennedy 1917’de (100 yıl bile değil). Lincoln 1865’te öldu, Kennedy 1963’te. Lincoln öldüğünde 56 yaşındaydı, Kennedy 46. Üstelik, aynı ayda ölme ihtimalleri 12’de 1 olmasına rağmen, Lincoln nisan ayında oldu, Kennedy kasımda. Nerede 100 yıllık farklar? Nerede mucize? Nerede bu devlet?

- Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doğum yılı 1839'du.
- Kennedy'i vuran Lee Harvey Oswald'ın doğum yılı 1939'du.

Bu da “düpedüz yalan” kategorisine giren tesadüflerden, zira John Wilkes Booth 1839’da değil, 1838’de doğmuştu.

- İki suikastçının de üç ismi vardı.

Fakat John Wilkes Booth “J. Wilkes Booth” veya “John Wilkes” diye biliniyordu ve de suikastten önce de adı bilinen saygın bir tiyatro oyuncusuydu (“John Wilkes” ismi suikastçının tercih ettiği isimdi, “Junius” ismindeki babası ve kardeşiyle ve “Edwin” ismindeki diğer kardeşiyle karıştırılmamak için genelde bu ismi kullanıyordu. Kardeşleri ve babası da John Wilkes Booth gibi ünlü tiyatro oyuncularıydılar, pek sanatkar bir aileymiş bu “Booth” ailesi.) Lee Harvey Oswald ise suikasttan önce meşhur bir insan değildi ve de kendi çevresinde “Lee” olarak biliniyordu. Tabii bu arada Amerika’da çocuklara göbek adı koymak yaygın bir gelenek olduğundan dolayı, Amerikalıların büyük bir çoğunluğunun üç ismi var, onu da hatırlatmakta yarar var. Amerikalı iki kişinin de üç ismi olmasından mucize çıkarmak, iki Türk vatandaşının da göbek adı olmamasından mucize çıkarmaya benziyor (hatta daha bile sıradan bir tesadüf iki suikastçının de göbek adı olması.)

- İki suikastçinin de isimlerinde 15 harf vardı.

İki suikastçinin de ilk isimlerinde farklı sayıda harf vardı (4’e 3). İki suikastçinin de soyadlarında farklı sayıda harf vardı (5’e 6). Niçin sadece toplam harf sayısına bakıyoruz da ad ve soyadlarındaki farklı harf sayılarına bakmıyoruz? Hmm?.. Peki niçin iki suikastçinin isimlerindeki toplam harf sayısının aynı olması anlamlı oluyor, mucize işareti kabul ediliyor da, iki başkanın ve iki başkan yardımcısının isimlerindeki toplam harf sayısının aynı olmadığına dikkat çekilmiyor? (Abraham Lincoln’da 14, John fitzgerald Kennedy’de 21 harf var. Andrew Johnson’da 13, Lyndon Baines Johnson’da 19)

Buyrun iki suikastçı arasındaki farklara da bakalım: John Wilkes Booth zengin bir aileden geliyordu ve babası gibi ünlü ve sevilen bir tiyatro oyuncusuydu. Lee Harvey Oswald ise çok fakir bir ailede doğdu, babasını hiç tanıma fırsatı olmadı (Oswald doğduktan iki ay önce ölmüştü babası) ve de tüm ömrünü sefalet içinde geçirdi. Ünlü olmak şöyle dursun, Oswald’in hayatı boyunca yakın bir arkadaşı veya sürekli bir işi bile olmamış, bir baltaya sap olamayan biraz tuhaf bir karakter kendisi. Bir başka fark: Oswald’ın bir karısı ve iki çocuğu olmuş, Booth ise hiç evlenmemiş ve hiç çocuk sahibi olmamış. Oswald Marine Corps’a katılmış, Booth ise annesine güney ordusuna katılmayacağına dair söz vermiş ve de sözünü tutmuş. Aralarındaki farklar için bulduğumuz örnekler çoğaltılabilir.

- Lincoln, "Kennedy" isimli bir tiyatroda vuruldu.
- Kennedy, "Lincoln" marka bir otomobilde vuruldu.

Bu bir tesadüf bile değil, çünkü Lincoln “Kennedy” isimli bir tiyatroda vurulmadı, “Ford” isimli bir tiyatroda vuruldu. “Lincoln” ise Kennedy’den önceki ve sonraki başkanların da kullandığı resmi araç markasıdır (hatta günümüzde de başkanın bindiği resmi araç Lincoln marka bir limuzindir.). Sürekli Lincoln marka arabalarda gezen bir başkanın suikaste uğradığında içinde olduğu arabanın da Lincoln marka olması küçük bir tesadüf bile değil, gayet doğal bir durumdur.

- Lincoln'u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı.
- Kennedy'yi vuran depodan kaçtı bir tiyatroda yakalandı.

Hem yüzeysel bir benzerlik, hem de gerçekler çarpıtılarak uydurulmuş bir “tesadüf”. (bkz: el hareketiyle yapılan tırnak işareti) John Wilkes Booth Abraham Lincoln’u tiyatro oyunlarının sergilendiği bir tiyaro salonda vurduktan sonra (eyalet sınırlarını* aşarak güneye kaçtı ve de birkaç gün sonra saklandığı ahırda (depo değil) kıstırıldı, teslim olmadığı için çıkan çatışmada vurularak öldürüldü. Kennedy’i vuran Lee Harvey Oswald ise ders kitabı deposundan kaçtı, eyaletten çıkmadı (hatta Dallas şehrinden bile çıkmadı) ve de bir saat kadar sonra (yani Booth gibi günlerce kaçmadı) bir sinemada (tiyatroda değil) yakalandı.

- Suikastçilerin her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.

“Ama o kadar farklı şartlar altında ve o kadar değişik şekillerde öldürüldüler ki, olayları bir mucizeymiş gibi yansıtabilmek için öldürülmelerinin detaylarını hasıraltı ediyoruz, açıklamadan geçiyoruz.” Ben açıklayayım izninizle: John Wilkes Booth Abraham Lincoln’u vurduktan sonra DC’den kaçtı, (suç ortağı David Herold ile birlikte) Potomac nehrini aştı ve Maryland eyaletini baştan başa geçerek Virginia’ya ulaştı. Peşine düşen kanun adamlarının (polisler, şerifler, insan avcıları, vs.) onların izini bulması 11 günden fazla sürdü. Sonunda Richard Garrett’in çiftliğinde (sahibinden habersiz) saklandıkları ahırda köşeye sıkıştılar. Teslim olmaları söylendiğinde Herold “hay hay” diyerek saklandığı yerden çıktı ve teslim oldu, fakat Booth direndi. Önce ahir ateşe verildi, fakat Booth yine de çıkmayınca, Booth’un silahını kullanmaya hazırlandığını farkeden Boston Corbett isimli genç şerif yardımcısı (Virginia atlı devriye birliğinden) Booth’u vurarak öldürdü. Oswald ise Dallas’ta bir sinema salonunda, (evet, “öldürdüğü” demedim, çünkü ben de Kennedy suikasti konusundaki komplo teorilerine inanıyorum. Zaten hep yatkın olmuşumdur komplo teorilerine) J.D. Tippit isimli Dallas polisini öldürdüğü şüphesiyle gözaltına alındı (ki onu gerçekten öldürmüştü, Kennedy’e ateş ettiği depodan kaçarken) Oswald’ı sinemada bulan polisler onu tutukladıklarında Oswald’ın Kennedy suikasti sebebiyle arandığını bile bilmiyorlardı. Booth’un aksine Oswald canlı ele geçirildi, 2 gün nezarethanede kaldıktan sonra Jack Ruby isimli vatandaş tarafından öldürüldü (buyrun, bir fark daha, Oswald’ı vuran resmi bir görevli değildi.)

Dahası, Booth sırtından ve boynundan vuruldu ve vurulduktan sonra 3 saat daha yaşadı, Oswald ise karnından vuruldu ve de hastaneye ulaştıktan birkaç dakika sonra öldü (Dallas’taki Parkland Hastanesi, Kennedy de orada ölmüştü.)

- Lincoln ölmeden bir hafta önce Maryland Monroe'daydı.
- Kennedy ölmeden bir hafta önce Marilyn Monroe'ylaydı.

Çirkin bir yalan! İftira! Lincoln’in ölmeden bir hafta önce Maryland eyaletindeki Monroe şehrinde olup olmadığını bilmiyorum, fakat Kennedy’nin ölmeden bir hafta önce Marilyn Monroe'yla olmadığı kesin, çünkü Marilyn Monroe Kennedy suikastinden 1 yıl 3 ay kadar önce (5 ağustos 1962) ölmüştü.

Sonuç? Basit tesadüfler, istatistikten anlayan hiç kimseyi şaşırtmayacak sıradan rastlantılar, yalan yanlış bilgilerle ilişkilendirilen alakasız olaylar, zorlama (veya tamamen uydurma) benzerlikler. Yani kısacası - biliyorum pek kısa olmadı ama – ısrarla (bkz: tesadüften mucize çıkarımı yapmak)

Ünlü Berlin gezisi* sadece 8 saat sürmüştür. Tarihe mal olma /harcanan zaman oranı en yüksek siyasi olaylardan biridir.

Suikastiyle ilgili genelde unutulan bir nokta, onunla beraber Texas valisinin de vurulmuş olmasıdır. Suikast, herhalde hakkında en çok teori üretilen suikasttir. Önemli olduğunu düşündüğüm bir ayrıntı da yaptığı Texas gezisinin hiç de sıradan bir gezi olmamasıdır. Güneyin temsil ettiği her şeye zıt giden bir başkanın yaptığı gezi Clinton'un Türkiye gezisi gibi bir olaydır. Ciddi bir meydan okumadır. Günlerce haber olmuş, her adımı takip edilmiş bir gezidir. Suikast nedenlerinden biri belki de güneyde bile popülaritesini bu kadar yükseltmiş oluşudur, Amerikan devlet sisteminde sisteme hükmeden bir başkan istenilen bir şey değildir. Önlem olarak da ya Bush gibi bir zeka timsali getirilir (Dick Cheney başkan yardımcısı kalır) ya da Clinton gibi görev süresinin yarısı seks skandallarını örtmekle uğraşacak bir başkan seçilir.

Zikredeceğim son bir detay da Kennedy Texas'a inerken Nixon'un aynı havalimanından hemen hemen eşzamanlı olarak uçakla hareket etmesidir.

9/10/2006

Amerikalı Kaptanın Hinoğluhinliği

1700’lu yıllarda Amerika ile Osmanlı İmparatorluğu arasında kurulan ticari ilişkiler, II. Mahmut döneminde, 7 Mayıs 1830’da imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile resmiyet kazanmıştı. O dönemde Osmanlı’yı büyük bir ülke olarak tanımlayan Amerikalılar, 1855’te askeri yardım talebinde bulunurlar. Talep hemen karşılanır ve Amerikan Ordusu’na dördü bedelsiz, kalanı piyasadan alımına 35 adet deve gönderilir.

Deve yardımı ile ilgili yazıyı daha önceki haftalarda anlatmıştık ama yeri gelince tekrar değinmekte fayda var. Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika arasındaki ilk ilişkiler 1700’li yıllarda başlıyor. 1700’lü yıllların başından 1800’lü yıllara kadar iki ülke arasında bir ticari ilişki yoktu. Taa ki 7 Mayıs 1830’da imzalanan dostluk ve ticaret anlaşmasına kadar. II. Mahmut zamanında başlayan ticari ilişkiler bilhassa kızıl sultan olarak bilinen Abdülhamid zamanında iyice artmıştı.

Hatta 1855'te, Amerikalılar’ın talebi üzerine dördü hibe, 31'i bedel karşılığı olmak üzere 35 deve, devecileriyle birlikte bu ülkeye gönderilmişti. Amerikalılar bunları ordu hizmetinde kullanacaklarından, konu askeri yardım kapsamına girmişti. Bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş, Amerika İç Savaşı'nda bunlardan büyük ölçüde yararlanılmıştı. Ancak develer ölünce, deveciler orada kalmıştı. Devecilerin torunlarının hikayelerine ise daha sonraki haftalarda tekrar değineceğiz. Ama burada asıl dikkati çeken nokta şu; bundan 300 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu Amerika’dan daha büyüktü. Öyle ki Osmanlı’nın nüfusu 30 milyonu aşmışken Amerika’nın nüfusu ise ancak 3 milyona ulaşabilmişti. Coğrafi toprak büyüklüğüne de bakıldığında Osmanlı’nın bariz bir üstünlüğü vardı. Bir zamanlar bizden yardım isteyen bir ülkeden nasıl olup da 1984 yılının 15 Ağustos’unda başımıza musallat edilen bir örgüt için yardım dileniriz bu da ayrı bir utanç kaynağı olmalı. Tabii ki anlayana, anlamak isteyene.

Luisiana belli bir tarihe kadar ayrı bir ülke durumundaydı ve buranın tek hakimi Fransızlar’dı. 1803 yılına gelindiğinde Amerika parasını ödeyerek Luisiana’ı Fransızlar’dan satın aldı. Bu toprak satışıyla birlikte Amerika’nın önlenemez yükselişi başladı. Osmanlı ile ticari ilişkilerini geliştiren Amerikalılar ilk olarak gözünü Kuzey Afrika ülkelerine diktiler. Osmanlı’ya hatırı sayılır bir vergi ödeyerek Akdeniz’de ticaret yapmaya başladılar. Amerikan ticaret gemileri kısa zamanda tüm akdenizde boy göstermeye başladı.

Bu da zamanla bir sorunu ortaya çıkardı; Amerikan ticaret gemilerinin savunma sorununu. Osmanlı’ya başvuran Amerikalılar bir sonuç alamadılar. O tarihlerde ayakta kalma mücadelesi veren Osmanlı Donanması, değil Amerikan ticaret gemilerini kendi karasularını bile koruyacak takate sahip değildi. Bu yüzden Amerika kendi savaş gemilerinin imalatına başladı. İlk Amerikan gemisinin Türkiye’de görüldüğü tarih 1797 yılıydı. Yer ise İzmir’di. İzmir’e geliş nedenleri Afyon’du. Amerikalılar Afyon’u Uzakdoğu ülkelerine satıyorlardı. Bu yüzden Hindistan-İzmir hattı en uğrak yerleriydi. 1835 yılında İzmir’de bir Amerikan kolonisi kurulmasına karar verildi.

İstanbul, ABD savaş gemisini 1800'de tanıdı. Amerika, Akdeniz’de ticaret yapabilmek için ödediği vergiyi bir gemi ile Cezayir’e getirir, daha sonra Türk sultanına sunması gereken hediyeler için dümenini İstanbul’a kırardı. Bu hediyeler öyle sıradan şeyler değildi. Bazen zürafalar, gergedanlar, bazen emsali görülmemiş mücevherler, bazen de nüshası bulunmayan ender kitaplar olurdu. Tarihler 1800 yılını gösterdiğinde Amerikan vergisini Cezayir'e getiren George Washington savaş gemisiyle onun kaptanı Bainberg, padişaha sunulması gereken hediyeler, Cezayir elçileri ve 200 kadar Türk'le İstanbul'un yolunu tuttu.

Kaptan Bainberg özgüveni çok yüksek biriydi. Elinde Babıali’den alınmış bir izin belgesi yoktu. İngiltere ya da Fransa’nın refakatçi gemileri de yoktu. Burnunun dikine İstanbul’a gidiyordu. Çanakkale’de pusulanan toplar tarafından batırılması kaçınılmazdı çünkü o tarihlerde izinsiz sultana yakın yerlerde seyretmek yasaktı. Kaptan Beinberg Çanakkale boğazının girişine konuşlandırılan topların farkındaydı. Bainberg, gemiyi Çanakkale Boğazı'na getirince, önce demir atmak istermiş gibi manevralarda bulundu, sonra Çanakkale'yi selamlamak istermiş gibi top atmaya başladı, sahildeki toplar da buna cevap verdi. Atılan toplar nedeniyle dumanlar içinde kalan geminin manevraları fark edilemez olunca, Kaptan Bainberg, bu durumdan yararlanarak hemen yelkenleri kaldırıp esen rüzgarın da etkisiyle rahatça İstanbul'a vardı. (Kaptan Bainberg'in anlattığı bu hikaye, Amerikan gemisinin Cezayir bayrağı taşıyor olmasından ve yolcuların Türklerden teşekkül etmesi nedeniyle su kaldırır bir kıvamdadır.)

Kaptan Beinberg Yedikule açıklarına geldiğinde demir attı ve hisar muhafızını beklemeye başladı. Hisar muhafızı elinde çiçekler ve ardında bir kuzu ile kendisini karşıladığında Beinberg’den mutlusu yoktu. O dönem devetin başında bulunan Sultan III. Selim Kaptan Beinberg’in hediyelerinden son derece hoşnut kaldı. Osmanlı ile Amerika ilişkilerinin daimi olması için müneccimlerine dualar okuttu, remiller açtırdı.

Kaptan Bainberg'e ve mürettebatına yakın ilgi gösterilmiş, kendisine geleneksel Türk yemekleri sunulmuştu, 'Harem Dairesi' uzaktan kendisine gösterilmişti. 52 gün İstanbul'da kalan Kaptan Bainberg, Amerikan bayraklı küçük bir kayıkla Karadeniz'de gezdirilmiş, böylece Amerikan bayrağı ilk kez Karadeniz'de de dalgalanmıştı.

Rüya gibi bir 52 gün geçiren hilebaz Kaptan Beinberg yıllar sonra İstanbul’da yaşadıklarını bir gazeteye anlatacak, torunu da dedesinden esinlenerek bir kitap yazacaktır.

Not: Kaptan Beinberg’in İstanbul’da kaldığı bu 52 gün içinde yaşadığı aşk acısını sonraki yazılarımızda değineceğiz.

İşte Kaptan Beinberg’in hilebazlığının üzerinden 35 yıl geçtikten sonra ortaya çıkan deve yardımında bilinmeyen resmi yazışmalar. Amerika ile Teati Edilen Diplomatik Deve Mektupları.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından Meksika ve California'da deve kullanılmasına karar verilmiş ve İstanbul'dan 35 devenin getirilmesi 1910 bahriye subaylarından Mr.David'in kumandasındaki bir gemiyi bu tarafa göndermiş olduğundan, Türkiye ile Amerika arasında mevcut bulunan iyi ilişkiler ve dostluk dolayısıyla Osmanlı Devleti bir çift erkek ve bir çift dişi deve verdiği takdirde bunun büyük memnuniyet doğuracağını, Amerika elçisi arza ve beyana cesaret eder...

Sadrazam Mehmet Emin Ali Paşa'nın, Saray Başkatipliği'ne Tezkeresi

Amerika Devleti'nde deve kullanılmasına karar verilerek 35 devenin getirilmesi için İstanbul'a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti de dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan, alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın iradesi nasıl çıkarsa, ona göre hareket edilecektir...

Hünkarın İradesi

Sedaret tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür.

13 Kasım 1855

Amerika'nın damızlık için istediği 2 çift deve bedelsiz olarak öbür 31 deve de bedeli piyasadan satın alınıp Amerika'ya götürülmüştür.

3/8/2006

Dünya Kupası, Garrincha, Pickles ve Torik Necmi

Kalamış İlkokulu, ikinci sınıfa gidiyorum. Akşam televizyondan duyup yarım yamalak anladığımız futbolcu isimlerini ertesi gün birbirimize anlatıyoruz. Maçlardan çok daha önemli bir soru var… Dünyanın en iyi futbolcusu kim?

 

Nasıl çıktı bilmem, ama hepimizin ilk üç için tek bir listesi var: Kral kesinlikle Pele, Beckenbauer ile Cruyff ikinci ve üçüncü. Beckenbauer’in adını hatırlamak için önce Mickey Mouse’u aklıma getiriyorum, sonra oradan bir şekilde Beckenbauer’a atlanıyor. Cruyff’un adını hatırlamak daha zor, babamın öğrettiği Sarı Fare lakabını kullanıyorum. Aslında bu futbolculardan hiçbiri 1978 kupasında oynamıyor. Olsun… biz hep onları konuşuyoruz. Arada, turnuva maçlarında Almanlardan kaleci Maier ile santrafor Hans Muller, bir de Arjantinli Kempes galiba iyi bir şeyler yapıyorlar ki beşinci sınıflar hep onlardan bahsediyorlar. Beşinci sınıflara gıcığım, bu futbolcular da  paylarına düşeni alıyorlar ister istemez. Yalnız Arjantinli Pasarella ile aramızda iyi bir bağ var. Beni anlıyor gibi. Rakibini topuklarında havalandırdığı top ile geçiyor.

 

Hayır yani, şu beşinci sınıflar Dino Zoff’dan bahsetseler, barışacağız. Ama bu güne kadar gozlerimin gördüğü en iyi kaleciden bahseden yok. Uçarak top çıkarmazdı. Ama hücumdaki oyuncunun kaleye olan açısına göre yerini değistirip, doksana giden şutu olduğu yerde sakincene zıplayıp tutması hala gözlerimin önünde. Varyete veya son saniye refleksiyle değil, kafasını kullarak.

 

Okul, Dünya Kupası bitmeden bitmişti. Final, ev sahibi Arjantin ile Hollanda arasında oynanıyordu. Televizyonumuzda Arjantin beyaz, Hollanda siyah formayla maç yaptılar. Arjantin maçın başlarında bir gol attı. Annem yatmıştı. Babamla salondaki ışıklar kapalı, maçı seyrediyorduk. Artık oyunun iyice sonuna doğru – 82. dakikaymış – Hollanda bir gol attı, “goool” diye bağırdık. Babam kollarını açtı, “gel” dedi, sarıldık. Maçı uzatmalarda Arjantin kazandı. Çok umrumdaydı.

  

1978 Dünya Kupasında Kalamış İlkokulu ikinci sınıflarıyla beşinci sınıflarının anlaştığı tek şey tutulacak takımdı… Tabii ki Brezilya.

 

Bugüne kadar yapılan tüm Dünya Kupalarına katılmaya hak kazanan tek bir takım var: Brezilya.

 

Bugüne kadar düzenlenen on sekiz Dünya Kupası’ndan beşini kazanan takım: Brezilya.

 

Dünya Kupasını üç kere kazanıp, kendinde tutmaya hak kazanan tek bir takım var: Brezilya. Fifa kurallarına göre, bu uygulama sona erdiği için, bu hakkı gelecekte elde edebilecek başka bir takım da yok.

 

Böyle bir durumda, ilelebet bir milli takıma verilen tek Dünya Kupası ne yapılır? Alınır, şöyle ihtişamlı bir standın üstüne konulur ve hayran hayran bakılır. Brezilyalılar da onüç sene boyunca böyle yapmışlar. Ama Brezilya süprizler ülkesi,  kupanın sergilendiği yer de dünyanın suç oranı en yüksek şehri Rio olunca, kupanın çalınmasına şaşırmamak gerek. 1983 yılından itibaren kupadan haber alınamıyor.

 

Muhtemelen eritilmiştir diyenler olsa da, aslında kupanın keyfi gayet yerindedir. Kendisini spot ışıkları ve lacivert kadifelerle dolu yalancı dünyadan kurtaran Kadir Inanır’ın Brezilya şubesi ile birlikte Rio’da mazbut bir yaşam sürmektedir. Rio’nun gecekonduları falvelalardaki bir evde her gece içki masası kurulur, geçmiş günler yad edilir.

 

“Ne günler geçirdim ben, sen bilmezsin Kadirinho”der Dünya Kupası, daha doğrusu eski adıyla Jules Rimet Kupası. Bu sene yetmiş altı yaşına vardığı için iki kadeh caiperinha sonrası çenesi düşmektedir.

 

“Tüm Ikinci Dünya Savaşı’nı, Italya’da, zamanın Fifa asbaşkanı Barassi’nin yatağının altındaki bir ayakkabı kutusunun içinde Almanlar’dan saklanarak geçirdim.”

 

“Bu kadar karanlık yetmiyormuş gibi, 1966’da Ingiltere’de turnuva öncesinde sergilenirken çaldılar ve toprağa gömdüler beni, sonra Pickles isimli bir köpek buldu, çıkardı. Işin gırgırı Pickles’a 3000 pound ödül verdiler. Turnuva sonunda beni kazanan Ingiliz futbolculara verilen ödülün üç katıydı bu para. Böylece hayatımın en büyük dersini aldım…”

 

“Neymiş o, anlamadım” der Kadirinho, masadaki tek meze olan önündeki turşudan bir tane alırken.

 

“İşeyeceğin yeri önce eşeleyeceksin.”

 

Köpeklerin Dünya Kupasına olan ilgileri Pickles ile sınırlı değil.

 

1962 yılinda Şili’deki turnuvada Ingiltere ile Brezilya çeyrek final oynuyorlar. Bir önceki turnuvanın yıldızı genç Pele sakat, sahada değil. Ama Brezilya takımında bir Garrincha var ki, harikalar yaratıyor. Küçük kuş lakaplı Brezilyalı iki gol atıyor, üçüncüsünü de attırıyor.  Bu sırada sahaya bir köpek giriyor ve sahneyi Garrincha’dan alıyor. Stad görevlileri, oyuncular, hakemler köpeği bir türlü yakalayamıyorlar. Sonunda Ingilizler’in genç santraforu Greaves dört ayak üstüne geçiyor ve havlamaya başlıyor. Köpek bu sayede yakalanmasına yakalanıyor ama sahadan çıkarılmadan önce Greaves’in üstüne bir güzel işiyor.

 

Köpeklerle Ingilizler arasındaki rekabette, köpekler 2000 pound ve bir çiş öndeler.

 

Greaves’in yakaladığı köpeğe sonra ne mi oluyor? Garrincha kendisini Brezilya’ya götürüyor.

 

Bugün Brezilyalılara Garrincha’yı sorunca, bazıları “O Pele’den daha büyüktü” diyorlar. Hepsi de onun içki ve fukaralıkla sona eren yaşamından bir tutam hüzünle, daha çok da bir efsaneyi anlatırken duyulan gururla bahsediyorlar.

 

Pele’den bahsedelirken ise böyle bir romantizm bulutu sarmıyor etrafı. Sorduğum hemen herkes aynı şeyi söyledi: “Çok iyi bir futbolcuydu, ama şimdilerde bazen saçmasapan konuşuyor.” Hemen hemen aynı şeyleri şu sıralar Japonya milli takımının teknik direktörlüğünü yapan, Beyaz Pele, Zico için de söylüyorlar.

 

Neden acaba Pele ve Zico henüz efsanevi kahramanlara dönüşmemişler? Yanıtlardan biri sorunun içinde var; “Henüz”. Brezilyalılar’ın bize benzedikleri bir şey bu; kahraman ölmeden kahraman olmaz. Soruma ikinci bir yanıt da var. Hem Pele, hem de Zico son on yıl içinde Brezilya’da spor bakanlığı yapmışlar. Ikisi de özellikle futbolun profesyonelleşmesi için çok uğraşmışlar. Futbolcu menajerliği, klüplerin profesyonelleşmesi gibi endüstriyi etkileyen, muhtemelen bir çok tekere çomak sokan ve hepsinden önemlisi sokaktaki Brezilyalı için fazla dünyasal işlere karışmışlar. Brezilya’da kural iki: ne yaptığın değil, efsanen önemli.

 

Ama Pele’nin hakkını yemeyelim. Kral o. Lakaplardan belli bir kere… Garrincha küçük kuş, Zico beyaz Pele, Pele ise “Safo”, yani Kutsal Işık.

 

Ancak Pele’nin oyunculuktaki krallığı tartışma götürmese de, gol krallığı konusunda istatistikler arasında bir çeliski var. Artur Friedenreich adını hiç duydunuz mu? Kaplan lakaplı bu yeşil gözlü zenci 1940’larda sona eren futbolculuğu sırasında bazı istatistiklere göre 1329 gol atmış. Bu rakam Pele’nin 1284 golünden daha fazla. Ama bu konu tartışmalı. Başka kaynaklar Kaplan’ın 1239 gol attığını yazıyor. (Rakamlardaki takdim tehire dikkat.) Resmi kaynaklar da bu rakamın 600 civarında olduğunu tahmin ediyor. Canım bu kadar yanlışlık olur. Sonuçta bir sayı, hayat değil ya… Brezilya’nın altın kurallarından biri daha. “Rahatla. Brezilya’dasın.” 

 

Brezilyalıların dünyanın en sevilen halklarından biri olmalarında çok önemli bir payı olan bu rahatlık duygusu, yaşamın her alanında ve hatta ülkenin kuruluş tarihinde var.

 

Tiradentes, 1746-1792 yillari arasında yaşayan Brezilya’nin ulusal kahramanı. Rousseau, Voltaire okumuş, Kuzey Amerika’da ve Fransa’da olanları takip etmiş ve Portekiz vergilerini redderek, yeni bir başkent ve bir üniversite kurma yoluyla özgür bir Brezilya ilan etmeye çalışmış. Fransız devriminin olduğu yıl Portekizliler kendisini Rio’da asmışlar. Tiradentes’in hayali de neredeyse yüz yıl sonra, 1889’da Brezilya’da cumhuriyet ilan edilince gerçekleşmiş. Ilginç olan Tiradentes’in Brezilya için önerdiği bayrak.  Kendisi bayrağın üzerine:  “Libertas quae sera tamem" (Özgürlük, geç olsa dahi..) yazalım demiş. Sanki içine doğmuş.

 

Başka bir açıdan bakarsak: özgürlük savaşı veren herhangi bir ülkenin, bayrağına “geç olsun da güç olmasın” seklinde bir slogan  düşünmesi hayli ender görünen birşey olsa gerek. “Relax, you are in Brasil.”

 

Bir klişe ama söylemek gerek... Brezilya’da futbol yaşamın kendisi demek. Örneğin: Salvador şehrinin Brezilya üçüncü liginde mücadele eden iki takımı var. Bunların her ikisinin de maçlarına kaç kişi gidiyor tahmin edebilir misiniz? Otuzbeşer bin kişi. Sezon sonuna doğru iki takımdan biri olan Vittoria’nın ikinci lige çıkma şansı doğdu. Son maça giden seyirci sayısı altmış bin.

 

Futbolun böylesine sevildiği ülkede bir Dünya Kupası düzenlense ne olur? Yanıt: Sene 1950 bile olsa, tarihin en kalabalık seyircisi bir stada toplanır. Bundan 56 yıl önce Rio’daki Maracana stadında Brezilya-Uruguay maçını 199854 kişi seyretmiş. Brezilyalılar’ın rakamlara olan derin sevgisini dikkate alarak, öyle küsuratlı rakamlar vermek yerine, şöyle demek daha doğru: çok kalabalıkmış çok.

 

Bugün plastik koltuklar ve güvenlik önlemleri nedeniyle kapasitesi 105 bin kişiye düşürülen Maracana stadı, hala dünyanın en büyüğü ve sarı kanaryalar önemli maçlarını burada oynuyorlar. Evet, kanaryalar, potekizce lakaplarıyla canarinho’lar... yani Brezilya milli takımı. 

 

1950 yılındaki tarihin en kalabalık seyircili maçının sonucu ev sahibi takım için hüsranla bitmiş. Beraberliğin Brezilya’nın şampiyon olmasına yettiği maçı Uruguay 2-1 kazanmış. Aslında maç soyunma odasında kazanılmış demek belki daha doğru. Maç başlamadan önce Uruguay’ın antrenörü futbolcularına defansif bir strateji izleyeceklerini bildirmiş. Sonra takımın kaptanı Varela ayağa kalkmış: “Arkadaşlar Juancito iyi bir adam. Ama bugün saçmalıyor. Brezilyalıları defans ile yenemeyiz. Sonumuz Ispanya ve Isveç gibi olur.” demiş ve eklemiş: “Maçı saha kenarındakiler kazanmaz.” Uruguaylı futbolcuların demesine göre bu dolduruş konuşması galibiyetlerinin nedeniymiş.

 

Latin Amerika futbolu hakkında iyi bir fikir veriyor bu hikaye… siz bir Isveçli’nin çıkıp antrenörün taktiğinin tam tersini yapacağına ihtimal verir misiniz? Belki de aynı nedenle, Brezilya’ya karşi galibiyet üstünlüğü olan yalnızca bir takım var dünyada: Arjantin.

 

1950 Dünya Kupası deyince, memleketime uğramamak olmaz. Dünya kupasına katılmaya hak kazandığımız ilk turnuva 1950 yılındaki. Paramız yetmediği için gidemediğimiz Dünya Kupası’dır.

 

Tamam Brezilya uzak geldi, gidemedik. Ama dört yıl sonra Isviçre’de yapılan turnuvaya gittik. Bunda biraz Tanrı’nın payı olduğunu söylemek de yanlış sayılmaz. Eleme turlarında Ispanya ile iki maç yapmış ve karşılıklı birer galibiyet almıştık. Dönemin kurallarına göre üçüncü bir maçı tarafsız bir sahada, Roma’da yaptık. Berabere biten maçın sonunda kura çekildi ve Türkiye 1954 Dünya Kupasına katılmaya hak kazandı. Kura sonucuna bizim kadar sevinen bir kişi de kurayı çeken ve sonra maskotumuz olarak bizimle birlikte Isviçre’ye gelen küçük Franco’ydu.

 

Isviçre’deki Dünya Kupasında Güney Kore’yi 7-0 yenerek kupa tarihinin en farklı galibiyetlerinde birini aldık. Işte Dunya Kupalarında bize ilk galibiyetimizi hediye eden ekibimiz:

 

Turgay, Rıdvan, Basri, Mustafa, Çetin, Rober, Erol, Suat, Necmi, Burhan, Lefter

 

Bu seneki Dünya Kupası maçlarını televizyondan seyrederken, ekranda yansıyan bir kaç yüz gördünüz mü? Berlin Panteri Turgay, Ordinaryus Lefter, Mehmetçik Basri, Beton  Mustafa, Canavar Burhan, Torik Necmi ve diğerleri arkanızdan heyecanla maçı seyrediyorlardı. Onlar, 2002’de dünya üçüncüsü olduğumuz gün de Pera’da bir pavyona gidip kafaları çekmişlerdi.

8/6/2006

Yaşasın Mahalle Maçları

Mahalle maçlarında başka hiç bir resmi müsabakada rastlayamayacağınız kurallar ve terimler vardır. İşte bazıları:

3 KORNER 1 PENALTI: Hepimiz biliriz işte; kornerler kullanılmaz, her takım kazandığı 3 korner için 1 penaltı kullanır. Penaltı hakkının sayılması ise "Penaltı 1 ... Penaltı 2" diye eşşekler gibi anırılarak yapılır.

ATAN ALIR SIPOR: Mahalle maçları genellikle caddelerde yahut bahçelerde yapıldığı için topun kaçma olasılığı olan çok yer vardır. Top bir yere kaçtığında topu kaçıran takımın karşısındaki takım hemen, "Atan alır sıpor." der. Top onların sahasında auta çıkmış olduğu halde karşı takım topu almak zorunda kalır. Hemen akabinde aralarından en sempatik olanı, "Olm atam öldü topu alamaz." esprisini patlatır. Herkes deli gibi güler. Topun alınmasıyla oyun yeniden başlar.

ELİN AVANTAJI OLMAZ: Takımlardan biri ataktadır. Defans oyuncusu topu elle keser fakat pozisyon devam eder ve gol olur. Golü yiyen takım el var diye mızırdar. Karşı takım, "Avantaj olm." der. Hemen akabinde kaleci "Ulan elin avantajı olmaz." diye haykırır. Bir yere varılamaz. Kısır döngüdür.

ADAMIN GOL DİYO: Gol atılır fakat yiyen takım saymaz. Hep bir ağızdan "Direk ulan." diye anırmaktadırlar. Fakat içlerinden biri, "Gol abi." der. Karşı takımdan bunu duyan biri direk atlar ve, "Ulan adamın gol diyo." diye serzenişte bulunur. Gol sayılır, adam dövülür.

ABANMA YOK: Genelde küçük çocuklar arasında yaygındır. Kaleciler abanma yok derler. Aralarından yaşça büyük olanı "Lan karı mısınız." dese de abanma olmaz.

GÖNÜL ALMA: Büyüklerle küçüklerin ortak oynadığı maçta büyüklerden biri gaza gelip küçük bir çocuğa sert girince direk penaltı olur. Nerede olursa olsun. Küçük çocuk sevilen bi simadır ve faulu yapan abidir. Penaltı kullanılır, genelde gol olmaz çünkü kalede bir ayı vardır ve penaltıyı atan küçük çocuktur.

KALECI DEĞİŞTİN 2 PENALTI: Herhangi bir penaltı pozisyonunda kaleye hemen forvetin etkili silahlarından biri geçmek ister çünkü o her mevkide iyidir. Buna karşılık karşı takıma teselli olarak ekstra bir penaltı verilir. 1+1=2.

3 KERE SEKTİRME: Kaleci degaj kullanırken eğer yanında bir rakip forvet varsa topu 3 kere sektirir ve, "Açılsana ulan üç kere sektirdim işte." der, rakip açılır.

Ne keyiflerdi bunnar bea. Bak gözlerim dolu dolu oldu.

 

Çift penaltı sisteminde eğer birinci penaltı kaçarsa ikinci şans vardır ama gol olursa ikinci şans kullanılamaz. Bunun mantığını hala çözebilmiş değilim.

 

Bazen top insanın pek münasip olmayan bi tarafına gelir, herkesin reaksiyonu aynıdır: "İşe işe!." Uygun araziye çiş edildikten sonra maça devam edilir.

 

Mahalle maçlarında her zaman saçı ince telli ve uzun olan kişiler vardır. Bunlar geriden topu alıp bütün güçleriyle ileri koşarken kafalarını ileri doğru atarlar. Amaç gol atmak ya da rakibi çalımlamak değil, saçların rüzgarda ahenkle dans etmesini sağlamaktır. Bu kişiler büyüyünce Fenerbahçeli İlker gibi olurlar.

 

- Avut be oğlumm avut
- Kasti faul yapma lann
- Direk abi direk, valla gol diil
- Abi siz çok güçlü oldunuz ya, Behçet'i bize verin, Necati'yi siz alın
- Ahh bacağım, annem anneeem
- Top benim oğlum, istediğimi oynatırım
- Beşte devre onda biter
- Santra yapın lan santraaa
- Şahsi oynama oğlum pas ver
- Abanma beee
- Yuhhh o da kaçar mı
- Hakeme gözlüüük
- Ortanı göriyim

 

Top zırt pırt araba altına kaçar. Böyle durumlarda, sahadaki en çelimsiz ve en hop-zıp kişi, en iri yarı kişi tarafından topu almaya gönderilir. Arabanın altına kaçan toplar tam ortasında durur bazen, kimse yetişemez oraya. Bu sefer taş atma ve sopayla itekleme faslı başlar. Arabanın egzosuna vurulan birkaç darbeden sonra top yuvarlana yuvarlana çıkar bir taraftan; artık koşarak maça geri dönme zamanıdır.

 

At bakiim aabinin kıllı göösüne...
Ya ne iirenç bişiiydi bu. Sen takımını kurmuşsun, paşa paşa maçını yapıyosun. Muhtemelen yaşça ve boyutça senden büyük olan eleman damlar, bu gereksiz cümleyi sarfederek maça dahil olur, tadımızı tuzumuzu kaçırır.

 

GOL DİİL OLM BEL ÜSTÜ
minyatür kale maçlarda elle tutulmasına engel olunmak için getirilmiş bir çözümdür ancak bel üstü gibi kişiden kişiye değişen ve ispatı zor bir kriter getirdiği için nice kavgaların çıkmasına, nice başların yarılmasına sebep olmuştur.

iyi güzel de bütün bu kavramlar kitabı olmadan, televizyon olmadan nasıl herkes tarafından bilinebiliyo? ben diyorum ki gizli bi örgüt var, her mahalleye bi adam gönderiyo bilmemkimin amca oğlu olarak (bilmemkim de örgütten). sonra mesela hem gol hem penaltı olunca ağızlara kolayca yerleşecek "giren gole penaltı olmaz" cümlesini söylüyo, pozisyon geçiyo, çocuk evine dönüyo ama ifade baki.

 

oynayacak kişi sayısının tek olması ve kimsenin oyundan çıkarılarak kalbinin kırılmak istenmemesi durumu sözkonusu olur sıkça. bu durumda futbol kariyeri en berbat durumda olan fasulyeden tabiri ile adlandırılarak birinci devre bi takımdan ikinci devre bi takımdan oynatılarak ufacık yüreklere ve beyinlere adaleti yerine getirmiş olma duygusu zerk edilir. akşam herkes eve gidip yattığında da hep o günkü maçı, varsa attığı golleri, kaçırdıklarını, bir sonraki maçlarda yapmayı planladığı hareketleri hayallenerek uykuya dalar. bu planlanan ama becerilemeyen hareketlere girmiyorum. ben mahalle maçı kurallarının nasil bilindiği sorusuna ise kalıtsal diyorum.

 

Bazen küçükler kendi aralarında oynarken eli torbalı bi iş dönüşü adamı maça dalıp topu küçüklerin ayağından alır ve aptal aptal şeyler yapmaya başlar. Eğer adam yetenekliyse bi iki numara yapıp çocukların aklını alır. En sonunda topa hızlıca vurur. Çocuklar topu yakalayamaz ve top uzağa gider. Eli torbalı iş dönüşü adamı yaptığı ufak atraksiyondan mutlu bir halde evinin yolunu tutarken çocukların "hay .mına koyiim, top ta ebesinin .mına gitti, kim alcek lan topu?" dedikleri duyulur.

 

ELDEN GOL OLMAZ: Paşa paşa oynuyoruzdur, adamın tekinin eline çarpar top, biz dikeriz topu, hemen bi mahalle maçı oyun kuralları uzmanı pörtler oradan bi yerden ve der ki, "Elden gol olmaz"! Ulan niye olmasın hasta mısın sen? El kararı verilmişse, bunun sonucu frikiktir. Herkes de kabullenmiştir elden gol olmayacağını, hatta baraj bile kurulmazdı bazen. Ben de büyüyünce öğrendim elden direk kaleye çekilip gol atılabileceğini. Öğrendim de ne oldu, o caanım frikikler geri mi geldi?

 

Kumsalda oynanan maçlar genellikle topun denize kaçması ve maç içinde yorulan kişinin denize atlayıp topa ulaşıp, topla beraber yüzmeye devam etmesiyle sona erer. Herkes denize girer ve "Şampiyon Fener!" diye garip garip bağırır. Nedense de hep Fener diye bağırılır.

 

"üç adım açılmak" denen olayı atlamak senelerini betonda top oynayarak, dizinde o çok derin olmayan ama sürekli yanan yaralarla dekore eden biçok mahalle topçusunu üzecektir. top frikik noktasına dikilir ve rakip barajın üstüne doğru adeta onnar orda diilmişçesine yürünür. kocaman üç adım atılır ve baraj göğüsle itmek suretiyle uzaklaştırılır. adımların büyüklüğünden şikayet edenler iki kere "o-ha" der.

penaltı vuruşlarında en bıçkın forvet oyuncusu sahne alacağından kalecinin gözü korkar. hemen içi rahatlatılır: "korkma olm, teknik vurcam".

mahalle maçlarında rastlanan pekçok tatsız durumdan sadece biridir kalecisizlik. herkes kendisini ispatlamak ve golleri yağmur edip yağdırmak istediğinden kimse kaleye geçmeyecektir. adil düzen ilk "kalede son" diye bağıranı kayırmaktadır. hemen arkasından gelen "son bir", "son iki" gibi çığlıkların sonunda artık son kaç olduğunun bir önemi kalmayan ağır kanlı arkadaş kaleye geçer. kaleci gerek iki golde bir, gerekse dakka ayrıyla eldivenleri bir sonraki arkadaşına teslim edebilir. nizam böyle emreder.

 

arkadaşın biri iyi orta gol getirir diye bağırır o da iyi bi orta yapmaya çalışır ve ortasını yaptıktan sonra düşer. arkadaşın dizi kanıyodur ama farkında deildir birisi ordan olm dizin kanıyo der ve olan olmuştur dizi kanıyan çocuk ağlamaya başlamıştır.

 

ATAN GALİP : Mahallede iyi fitbol oynadıkları bilinen çocukların uzun çabalar sonucu biraraya toplanarak oynadıkları ve kavgasız gürültüsüz çok zevkli bir şekilde devam eden maçlar bir türlü bitirilemez. Maç çok çekişmeli devam ettiği için sürekli uzatılır ve sonunda hava kararmaya başlar. İşte bu noktada annesinden dayak yemekten korkan bir kısım çocuklar pürüz çıkarıp ben eve gidiyom artık, annem merak eder diyince maçı o şekilde bırakmak istemeyen diğer çocuklar hemen ATAN GALİP kuralını uygulamaya koyarlar. İlk golü atan maçı kazanmış sayılır.

NOT: Bu uygulama yıllar sonra UEFA tarafından da pek beğenilerek GOLDEN GOAL adı altında avrupa kupaları finallerinde de uygulamaya koyulmuştur. Darısı diğer kuralların başına.

 

Yahu arkadaşlar durun bi, japon kale oyununu nasıl unutursunuz. Hani herkesin kendi kalesi olur da, herkes birbirine gol atmaya çalışır ya. Sonra da herkes kendi skorunu, artı başkasının skorunu aklında tutar da, matematiksel hafıza gelişir, ülke ilimde ve bilimde ilerler. Bu arada niye capon kale derdik hala anlamam.

 

Capon kale unutulur mu? Top bayaa uzaa gider sonrada biri durun getiriyim der, herkes bekler. Soora uyanık eleman birinin kalesinin tersten içinden geçer ve hop! bir topuk darbesi ve gol! Genellikle sevilen birine yapıldığında sayılmaz, gıcık gidilen birine yapıldığına sırıtarak onaylanır.

 

top bacakların arasından geçtimi esprili şahsiyetlerin hepsi bir ağızdan "eee namus gitti ehuehu" deyu sesleniverirler.

 

Topun namustan gecmesi ile yenilen gollere de beşlik denir. Bazı yerlerdeki arkadaşlarımız bu lafı atılan golün beş gol sayıldığına yorarlar. Yiyen taraf itiraz eder kavga çıkar. İtidalli arkadaşlar hemen santra yapar oyun başlar.

Kaleye gecme prosedürü "gol atan kaleye" şeklinde belirlendiyse forvet isteksizleşir. Oyun içinde bunun doğru olmadığına kanaat getirilince dakika tutulma prensibi esas alınır.

Eger saha yol kenarındaysa top da yola kaçmışsa top bi o arabanın altına bi bu arabanın altına yukarı aşağı gider gelir. Topu almak için vazifelendirilen şahsın şebek gibi topu takip etmesinden sonra bi şekilde top geri kazanılır ve oyuna devam edilir.

Bir de 10'da bitecek maçta skor 9-9 olursa 11'e 10-10 olursa 12'ye uzar da gider.

Maç içinde top patlarsa topun sahibi "Topumu alacaksın" diye patlatanın ensesinde boza pişirir. Ben daha alanını görmedim. Hey gidi heyy.

 

En çok "Ent Var!!! Ent Var!!!" çığlıklarını hatırlarım sokaktan gelen.

 

Topun balkona kaçması olayı vardır ki, çeşitli durumlara göre çeşitli reaksiyonlar doğurur.

Eğer top futbolu seven, çocuklara sevgi ile yaklaşan bir amcanın evine kaçtıysa, hemen koştura koştura zil çalınır, balkona çıkan amcadan top istenir, ve amca yüzündeki o büyük gülümseme ile balkondaki topu çocuklara atar, çocuklar sevinir.

İkinci durumda ise top aksi, gudubet bi amcanın balkonuna kaçar ki, kimse topu istemek için zile basmaya yanaşmaz. Bu durumda amcanın akrabası olan, yoksa komşusunun çocuğu olan, o da yoksa mahallenin akıllısı, çalışkanı diye imaj yapmış olan ve maçlara seyrek katılan çocuk görevlendirilir. Amca homurdanarak da olsa topu atar, "Bir daha olmasın" uyarısını yapar.

Sonuncusu ve en kötüsü topun kaçtığı balkondaki amcanın almancı olması, yazlıkta veya almanya'da olması durumudur. Bu pozisyonda hiçbir şansınız yoktur. Genellikle topu balkona atan çocuk ağır hakaretlere maruz kalır, bir iki depik yer, paralı biri ise yeni top aldırılır, degilse herkes evlere dağılır veya kaldırıma dizilip takımın futbol geleceği üzerine planlar yapar. Takıma topu olan bir çocuk transfer edilmesi çözüm yöntemlerinden biridir.

 

penaltıyı standart olaraktan maçtan önce "ilk penaltı benim" diye baıran veya penaltı olduğunda "birinç" diye atılan kişi atar, onun hakkıdır. opsiyonel olarak, penaltıyı yaptıran atar. bu olay demokratik, birbirinin hakkını yemeyen mahalle takımlarında görülür. ha bide 3 korner bi penaltı olayı vardı onda da tercihen 3. korneri yaptıran atabilir.

 

Üçüncü korner olduğunda rakip oyuncu daima ikinci olduğunda ısrar eder. Penaltıyı kazanacak takımın oyuncusu başlar üç kornerin de oluşumunu anlatmaya.

Minyatür kale maçlarda kale boşaltılır, penaltıyı kullanacak adam sırtıni döner ve topuğuyla atmaya çalışır.

 

Karşı takım oyuncusu topa vurduğunda top çok üstten auta çıksa bile kaleci ellerini kaldırarak ben deymedim gibisinden trip yapar. Hatta bazen kaleye yakın defans oyuncusu da yapar bu tribi.

 

herhangi bişey olur da oyun durursa, nebiliyim birisinin annesi çağırır yada yukarda bahsedildiği gibi büyük biri gelir oyuna karışırsa, oyuna yeniden başlamak için herkes aynı yerine geçer ve "sen orda değildin iki adım daha gerideydin. hayır lan burdaydım işte." gibi laflar duyulur.

 

Binbir güçlükle biriktirilmiş parayla lastik top alınırken çok dikkali ve titiz davranılır. Toplar teker teker döndürülerek havaya atılır, yamuk olup olmadıklarına bakılır. Bu seçimde topun rengi de önemli rol oynar.

 

Maç başlamadan önce yapılan hazırlıklar da en az maç kadar ilgi çekicidir, biraz ondan bahsetmek niyetindeyim.

Herşey topla kendi aralarında oynayıp birbirine çalım atmaya çalışan bikaç velede, karizmatik bi abinin tok sesiyle seslenmesiyle başlar: "Tutun lan topu, maç yapçaz". Veletlerin bazıları pek sallamazlar onu ve fütürsuzca devam ederler oyunlarına, bunun üzerine organizatör abi bizzat gidip topu alır ve koltuk altına sağlamca yerleştirir. Herkesi de etrafına topladıktan sonra takım kadrolarını oluşturma işlemine geçilebilir. Rakip takımı oluşturması için futbolu taktir gören yaşça büyük birini görevlendirir. Her ikisi de teker teker ordaki çocuklardan birini kendi takımına seçecektir. Fakat ilk kimin seçeceği tartışma konusu olacağından çoğumuzun aşina olduğu "Aldım verdim ben seni yenmeye geldim" metodu ile bu problem kolaylıkla giderilebilir.

İki takım lideri birbirlerinden 8-10 metre uzaklaşıp sırayla (her kelimeye bi adım denk gelecek şekilde) birbirlerine doğru hareket eder. Fakat burdaki adımlar öle bildiğimiz yürüme adımı deildir. Öndeki ayağın topuğu arkadakinin burun kısmına gelecek şekildedir. Buna tam adım ismi verilir. Çocuklar birbirine doğru yaklaşıp mesafe kısaldıkça yarım ve çeyrek adımlar dediğimiz adım şekilleri devreye girer. İşte burası tamamıyla çocuğun becerisine ve tecrübesine kalmış ustalık gerektiren kısımdır. Bu adımları öylesine büyük bi dikkatle harmanlamalıdır ki sonuçta karşı takım liderinin ayağının üstüne lap diye indirmelidir son adımı. Yarım adımda iki ayak 90 derecelik açı yapacak şekilde, çeyrekte ise bir ayağın burnunun diğerininkine dokundurulması ile (break dansta var buna benzer bi figür, anlatamıyom şimdi çok zor) oluşturulur.

Neyse, sonuçta çocuklardan birisi ilk seçme hakkını kazanır. Tabiki seçim hakkını mahallenin en süratli, yetenekli forvet oyuncusunu seçerek kullanır. Bu şekilde yetenek sırasına göre çocuklar birer birer takım kadrolarına dahil olur. Seçilenler, seçilmiş olmanın verdiği gurur ve sevinç ile diğer takım arkadaşlarıyla kaynaşıp kendi aralarında şebeklik yaparlar arkada. En sona mahallenin pısırık, yeteneksiz ve yaşça küçük veletleri kalır seçilmeyen. Bunların "beni de al, beni de al" dercesine mel mel bakışları yürek parçalayıcıdır. Yeteneksizliklerinin bu kadar açıkça yüzlerine vurulması bana çok gaddarca gelmiştir.

Takımlar tamam ve bikaç eksik dışında muhteşem bir maç için herşey hazır. Bu eksiklerden en büyüğü kalelerdir. Bunun için bir adam görevlendirilir ve sahanın büyüklüğüne göre, birbirinden 4 ila 7 adım uzaklıkta iki taş kümesi ayarlayarak iki kaleyi de oluşturur. Kalelerin aynı büyüklükte olması için ikisinin de bu kişi tarafından oluşturulması çok büyük önem taşır. Genelde kalelerin çok büyük olduğu gibi bir itiraz gelir ve takım liderleri aralarında bir mutabakata vararak ideal ölçülere getirirler. Kaleler oluştuktan sonra oyunda tatbik edilecek kurallar birisi tarafında yüksek sesle deklare edilir: "5'te devre 10'da biter, hem kaleci hem oyuncu yok, elden gol olmaz, arabanın altı taç, 3 korner bi penaltı... vs. vs." Herhangi biri çoğunluk tarafından uygun bulunmaz ise, genel istek doğrultusunda ortak bir karara varılır. Takımlar kendi içinde, yerleşim düzeni, kalecinin kim olacağı veya kaleci rotasyonunun ne şekilde sağlanacağı gibi konuları da çözüme kavuşturunca hiç bir eksik kalmaz.

Böylesine kusursuz bir maç ortamı hazırlandıktan sonra herkesin sabırsızlıkla beklediği süper maç başlayabilir.

 

bir de sorunlar var idi bu maçlarda. mesela lastik top delinirdi ama çözümü basitti. evvela delik elle tutulur, sonra üstüne ıslak sabun sürülürdü. topun havası giderdi biraz ama gene de idare ederdi bir zaman.

teyzeler, amcalar rahatsız olaraktan "gidin aşşaada oynayın" derlerdi. aşşaa giderdik. bu sefer aşşaadaki teyzeler "gidin yukarda oynayın" derlerdi. ulan zaten yukardan geldik bea. en sonunda bir yer bulur ve ne olursa olsun orada oynardık. çok kızan sevimsiz teyzeler üstümüze su dökerlerdi ve biz de sıcak yaz günlerinde "ohh ohhh serinledik" deyu sevinirdik ki ne hoş anlardı onlar.

heyttt bee! çocuklardık, parlak yıldızlardık o vakit! başına buyruk kıçına kuyruk yaşardık!

 

Takımlar seçilirken en iyi elemanlar önce gider ve sona 3-4 kişi kalır. Esasında kimse onları almak istemez. Genelde onlar takıma alınırken şu sözler söylenir:

- Ben Cemal ve Kerim'i aldım yamalık olarak (Buradaki yamalık kelimesi Cemal ve Kerim'in hayatında bir yara izi bırakacaktır.)
- Ooooo sen Cemal'i aldıysan siz bir kişi eksik oynuyonuz demektir. Cemal bizim gizli eleman, sizin takımda direk kendi kalesine atar golleri. (Cemal'in hayatında artık futbol ve mahalle maçı bir kabus haline gelir. Cemal kendini okumaya verir ve sınıf birincisi falan olur.)

Artık Cemal'i alan takımın kaptanı (Kaptanlık görevini kimse ona vermemesine rağmen her takımın bir kaptanı vardır. Bunlar genelde sağa sola bağırıp, emir yağdıran tiplerdir. Çok şahsi oynarlar.) Cemal'e hemen görev verir:

- Oğluum sen defans oyna. Gir ölümüne bunlara.

-Kaleye Girseydinnnn!

Bi faul ya da korner olur. Atan takım ufak ufak atış noktasını ileriye çeker, amaç kaleye daha da yanaşmaktır. Karşı takım barajla uğraşırken uyanık defans elemanı bağıra bağıra "Gel kaleye gir bari" diyerek isyan eder.

 

Hani hepimizin maallesinde olan, takımı kuran, saa sola emirler yağdıran ve çoğunlukla maallenin en güçlü ve en iyi top oynuyan ve çoğunuzun nefret ettiği o **** takım kaptanları adına konuşuyorum. Ben de onlardan biriydim küçükkene ve hepinizden özür diliyom... Cüce Şükrü, Cılız Ersin ve Tombilik Mustafa olm en çok da sizden özür diliyom.

 

Atak yapan takımın yırtıcı forvet elemanını gaza getirip ceza alanına (gerçi kesin olan bi çizgi falan yoktur ama herkesin mutabık olduğu kaleden belli bi uzaklık ceza alanı ilan edilmiştir maç başlamadan önce.) yaklaşmadan şut çekip, topu kalenin birkaç metre uzağından avuta atması amaçlanır. bunun için karşı takımın defans oyuncularından birkaçı "iyi vurur, tutun adamı" falan der. iyi vurabileceği aklına getirilmiş olan yırtıcı forvet hemen şutunu çeker. sonuç; karşı takımın yüzünde sırıtmalar, avuta atan oyuncunun takımından biriki elemanın küfürleri...

 

Kumsalda yapılan maçlarda kale direkleri genellikle terlikler kuma gömülmek suretiyle kurulurdu.

 

Kova kaleciler vardır. 5 tane gol yedikten sonra, şimdi esas kaleciliğimi göstercem der. Bir süre ki bu takribi yenecek 1 golle ölçülebilir, bu eleman manyak gibi kendini sağa sola atıp durur. Biton gol daha yedikten sonra esas kaleciliğini bir dahaki maçta göstereceğini söyleyerek evine gider. Bu kalecilik olayında eğer kaleci şortla oynuyosa genelde uçmaz. Şortla oynayıpta uçan kaleciler arkadaşlarının büyük takdirini kazanır.

Hava karardığında vede maç bitmediğinde evde annesinden sopa yiyecek biri çıkıp 'evli evine köylü köyüne evi olmayan sıçan deliğine' diye bağırır ve herkes evine gider.

Mahallede eskiden topçu olduğunu iddia eden bir büyük şahıs hep vardır. Arada sırada gaza gelip mahallenin veletlerine antrenman yaptırır. 5 dakka kol bel falan çevirtip 2-3 kerede eğip büktükten sonra maç yaptırır. Veletler yaptıkları maymunluklardan memnundur.

 

kova kalecilerin kar eldiveniyle maça çıkanları vardır.

 

Kolasına yapılan maçlar, ancak kişiler belli bir olgunluğa, belirli bir harçlık düzeyine ulaştığı zaman seviyeli bir şekilde biter.

 

Kolasına yapılan maçlarda herkes, kola ısmarlayacağı adamı oyunun en başında seçerdi. Maç bittikten soora ise,

- Hadi lam ne zaman ısmarlıyacaan
- Lan olm kaçmıoz ya ısmarlarız alla allaaaaa

diye baarışmaları çok duymuşumdur.

 

Kaleci değişimi yapılırken kaleye geçen kişi bunu yüksek sesle belirtmelidir yoksa aşağıdaki tartışma yaşanabilir:

- Hoooop hop penaltı elle tuttun!
- Ne penaltısı lan kaleciyim ben.
- Kime söyledin geçerken, ben duymadım.
- Söledim olm aha Zikrullah duydu.
- Söledi mi lan Zikrullah?
- Hee söyledi.

Eğer Zikrullah da duymadıysa işler iyice boka sarar.

 

Eğer çok katlı bi apartmanın önünde veya bi sitenin bahçesinde oynuosan; o evler ya da apartman tribün etkisi yapar; daha artistik, daha bi çalışkan, daha bi deli oynarsın... Sanki apartmanda bi futbol takımının antrenörü vardır seni görüp beğenecek, takımına çaaracaktır yada bi kız vardır seni izliodur vs.

 

Skor analizi "gol kralı" tarafından yapılır. Gol kralı aslında herkesin kaç gol attığını bilir ama tekrar hatırlatmak ister ve şöyle bir sistematik kullanır:

- Ali sen kaç gol attın?
- 1.
- Mehmet sen kaç attın?
- 2
- Ömer de 1 gol attı. Oha olm ben 5 gol atmışım!

 

Maçtan önce herkes bir yabancı takım olur, biz de maradona, lineker, pele olurduk. Sık sık maradona mı büyük, yoksa pele mi muhabbeti de olurdu. Maç esnasında yorulan büyükler kaleye geçer ve maçı oradan idare ederlerdi.

Ve maçtan önce kaleci alıştırma geyiği vardı. Kaleciye bol bol şut çekilirdi.

 

Bi de kaleci oyuncu diye bişey vardır. Kaleye geçen kişi gelen bi topu tuttuktan sonra gaza gelir. Topu önüne atarak koşmaya başlar ve heyecanla "Kaleci-oyuncuyum, kaleci-oyuncuyuuum" diye bağırır. Kaleci-oyuncu diye tabir edilen bu kişinin oyun içinde hiç bi ekstra hakkı ya da özelliği yoktur. Sadece takımının boş kaleye gol yemesini sağlar. Diğer elemanlar ona "sıçacam olum, kalende dursana" diye bozuk atarlar. Bu biraz uslu uslu kalesinde durur. Fakat güzel bi kurtarışından sonra yine gaza gelir ve aynı olaylar tekrarlanır.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki; bu kaleci-oyuncu tipi maçtan önce kendisini "hem kaleci - hem oyuncuyum" diye tanıtmadıysa maç esnasında "hem kaleci hem oyuncu yook!" diye bağıran birileri çıkar.

 

Arkadaşlar; "kaleden kaleye gol olmaz!!!", hatırlatırım.

 

mahalle maçları en çok biz kız milletini mahvederdi yolun ortasında güzel güzel ip atlarken ya da yakan top oynarken oğlanlar dibimizde bitiverir hade sitrrrreeeeee diyerekten bizi kovarlardı
kahrolsun mahalle maçları
yaşasın yakan top

« Önceki ::